opr, ' S,Ş ' tuvyz

asıl sıkıntı insan.

Bayramını kutlamak yerine sadece biraz ‘Özgür’ biraksak kafi. Ama: ’ otur yerine, onu elleme, sen sus büyüklerin konuşurken, cevap verme, gidemezsin, bizim izlediğimizi izle, hoplama zıplama’ zart zurtla zor bu iş. Birey olarak görmedikten sonra yılda bir gün mutlu etsek ne olur? Özgür bırakın. Sonra yazarın dediği ’ bu ülkenin %60’ı aptal’ cümlesine dahil olup tepki göstermekte komik oluyor. Çünkü o %60’lik kısım dünün çocukları. Şimdi biraz empati sempati.
Leonce ile Lena. 8 Mayıs Perşembe Nurettin Topçu Kültür Merkezi. Saat 20:00

Leonce ile Lena. 8 Mayıs Perşembe Nurettin Topçu Kültür Merkezi. Saat 20:00

dolu dolu ay batıyor. oysaki hiç batmayacak gibiydi. dolu dolu batıyor, öyle batıyor ki çok acıyor. karanlık batıyor. bu yol karanlık dolunay’sız.
önemli olan rüzgar’ın attığı dayağı birlikte yiybilmek. birlikte heyecanlanmak. 
aristotales 2300 yıl önce tragedya tanımını yaptığını ve alanlarını belirlediğini zannederken aslında metrobüs tanımını ve metrobüsün alanlarını belirlemiş olabilir mi ? yani öylesine uyuyor ki inanın tragedya oyunları kadar etkili.hızlıca ve dalgınlıkla akbilini basıp metrobüs durağına gelir birey, kafasını bir kaldırır anında kalabalığı farkeder. işte o an’da ilk kırılma gerçekleşir. anagnorisisi yaşar birey ve sarsıcı bir kavrayışla bilgiye erer ve metrobüsü tercih ettiği için yanlış yaptığını yakalar kıvrak zekasıyla. acelesi olduğu için birey “madem metrobüse geldim bineceğim, başka bir taşıtı tercih edemem, bunu başaracağım.” diyerek kibrine yenik düşer ve acelesi olmasına rağmen kalabalığa karışarak mücadelenin tam ortasına dalar. işte orada bütün mücadelesiyle devam ederken oyun, peripetie kendini göstermeye başlar. gidilecek yere geç kalınır. artık işler terse gitmeye başlamıştır. geç kalınmasına rağmen nefret ve sinir içinde birey metrobüse binme çılgınlığı içindedir. o kalabalığın içinden kan ter içinde soluğu metrbüsün kapı camına “başardım,” buğusunu parmaklarıyla yazarken bulur kendini. ama iş bazen sanıldığı gibi gitmez. sonuçta bu metrobüs. yani illa ki ders vereceği bir durum vardır. ve birey binerken verdiği mücadelenin belkide bu sefer iki mislini vermiş ki geldiğinde inebildi yine kan ter içinde ve orası burası ellenmekten yırtık pırtık içnde. o mücadele öyle yıldırmış ki bireyi indiğinde tragedyanın olmazsa olmazı katharsisi anında yaşamaya başlıyor. işte o an’da patos başlıyor ve birey güçlü bir boşalım yaşıyor. Bu oyunda şimdi aristotales tam anlamıyla tragedyayı mı düşünmüş yoksa metrobüsü mü ?


aristotales 2300 yıl önce tragedya tanımını yaptığını ve alanlarını belirlediğini zannederken aslında metrobüs tanımını ve metrobüsün alanlarını belirlemiş olabilir mi ? yani öylesine uyuyor ki inanın tragedya oyunları kadar etkili.

hızlıca ve dalgınlıkla akbilini basıp metrobüs durağına gelir birey, kafasını bir kaldırır anında kalabalığı farkeder. işte o an’da ilk kırılma gerçekleşir. anagnorisisi yaşar birey ve sarsıcı bir kavrayışla bilgiye erer ve metrobüsü tercih ettiği için yanlış yaptığını yakalar kıvrak zekasıyla. acelesi olduğu için birey “madem metrobüse geldim bineceğim, başka bir taşıtı tercih edemem, bunu başaracağım.” diyerek kibrine yenik düşer ve acelesi olmasına rağmen kalabalığa karışarak mücadelenin tam ortasına dalar. işte orada bütün mücadelesiyle devam ederken oyun, peripetie kendini göstermeye başlar. gidilecek yere geç kalınır. artık işler terse gitmeye başlamıştır. geç kalınmasına rağmen nefret ve sinir içinde birey metrobüse binme çılgınlığı içindedir. o kalabalığın içinden kan ter içinde soluğu metrbüsün kapı camına “başardım,” buğusunu parmaklarıyla yazarken bulur kendini. ama iş bazen sanıldığı gibi gitmez. sonuçta bu metrobüs. yani illa ki ders vereceği bir durum vardır. ve birey binerken verdiği mücadelenin belkide bu sefer iki mislini vermiş ki geldiğinde inebildi yine kan ter içinde ve orası burası ellenmekten yırtık pırtık içnde. o mücadele öyle yıldırmış ki bireyi indiğinde tragedyanın olmazsa olmazı katharsisi anında yaşamaya başlıyor. işte o an’da patos başlıyor ve birey güçlü bir boşalım yaşıyor.

Bu oyunda şimdi aristotales tam anlamıyla tragedyayı mı düşünmüş yoksa metrobüsü mü ?

"Chester Carlson" ne kadar mucit ise, ben de o derecede mucidim. o fotokopi makinasını buldu, bense, onca adı "kopyala" soyadı "yapıştır" ı farkettim. "makinalaşmış insan"ı buldum.

"Chester Carlson" ne kadar mucit ise, ben de o derecede mucidim. o fotokopi makinasını buldu, bense, onca adı "kopyala" soyadı "yapıştır" ı farkettim. "makinalaşmış insan"ı buldum.

bazı’larının “ayna hücreleri” problemli gibi görünüyor ya işte o “istemsiz” olmalarıyla alakalı. “ayna hücreler” sapasağlamdır. ama bencillik tavan yapmıştır ki aynanın eskimiş olduğunu iddaa ederler, yani bozuk olduğunu savunurlar. çok zor değil mi ayna hücredeki o iğrenç görüntüyle yalnız yaşamak ?

bazı’larının “ayna hücreleri” problemli gibi görünüyor ya işte o “istemsiz” olmalarıyla alakalı. “ayna hücreler” sapasağlamdır. ama bencillik tavan yapmıştır ki aynanın eskimiş olduğunu iddaa ederler, yani bozuk olduğunu savunurlar. 
çok zor değil mi ayna hücredeki o iğrenç görüntüyle yalnız yaşamak ?

insan’ın içine düşen korku, özgürlüğünden olmuştur. onarmak zordur.

insan’ın içine düşen korku, özgürlüğünden olmuştur. onarmak zordur.

- Yeter artık dinlemiycem seni. sktir git hayatımdan!- Anama da söv!…( ilk okuduğumda çok gülmüştüm. halada. )

- Yeter artık dinlemiycem seni. sktir git hayatımdan!
- Anama da söv!…

( ilk okuduğumda çok gülmüştüm. halada. )

Luka siyah bavulu özenle yatırdı, kapağını açtı. birbirine benzemez bir yığın eşyayla tıka basa doluydu bavul. darmadağınık yığının içinden, babamın cep saatini bulup çıkardı. o saati bir daha göreceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu. gözlerime inanamadım. bavulun içine eğilmiş saate, gümüş zincirine bakakalmıştım öylece. Luka’nın yüzünde güller açıyordu. ayar düğmesine bastı, bir istiridye gibi açılıverdi saatin kapağı; üç sesli kısacık bir ezgi duyuldu: din dan don… din dan don…

- babamın saati …

kapağın iç yüzüne kazılı yazıyı okudu.
- " oğlum teya’ya, babasından."