opr, ' S,Ş ' tuvyz

asıl sıkıntı insan.

önemli olan rüzgar’ın attığı dayağı birlikte yiybilmek. birlikte heyecanlanmak. 
aristotales 2300 yıl önce tragedya tanımını yaptığını ve alanlarını belirlediğini zannederken aslında metrobüs tanımını ve metrobüsün alanlarını belirlemiş olabilir mi ? yani öylesine uyuyor ki inanın tragedya oyunları kadar etkili.hızlıca ve dalgınlıkla akbilini basıp metrobüs durağına gelir birey, kafasını bir kaldırır anında kalabalığı farkeder. işte o an’da ilk kırılma gerçekleşir. anagnorisisi yaşar birey ve sarsıcı bir kavrayışla bilgiye erer ve metrobüsü tercih ettiği için yanlış yaptığını yakalar kıvrak zekasıyla. acelesi olduğu için birey “madem metrobüse geldim bineceğim, başka bir taşıtı tercih edemem, bunu başaracağım.” diyerek kibrine yenik düşer ve acelesi olmasına rağmen kalabalığa karışarak mücadelenin tam ortasına dalar. işte orada bütün mücadelesiyle devam ederken oyun, peripetie kendini göstermeye başlar. gidilecek yere geç kalınır. artık işler terse gitmeye başlamıştır. geç kalınmasına rağmen nefret ve sinir içinde birey metrobüse binme çılgınlığı içindedir. o kalabalığın içinden kan ter içinde soluğu metrbüsün kapı camına “başardım,” buğusunu parmaklarıyla yazarken bulur kendini. ama iş bazen sanıldığı gibi gitmez. sonuçta bu metrobüs. yani illa ki ders vereceği bir durum vardır. ve birey binerken verdiği mücadelenin belkide bu sefer iki mislini vermiş ki geldiğinde inebildi yine kan ter içinde ve orası burası ellenmekten yırtık pırtık içnde. o mücadele öyle yıldırmış ki bireyi indiğinde tragedyanın olmazsa olmazı katharsisi anında yaşamaya başlıyor. işte o an’da patos başlıyor ve birey güçlü bir boşalım yaşıyor. Bu oyunda şimdi aristotales tam anlamıyla tragedyayı mı düşünmüş yoksa metrobüsü mü ?


aristotales 2300 yıl önce tragedya tanımını yaptığını ve alanlarını belirlediğini zannederken aslında metrobüs tanımını ve metrobüsün alanlarını belirlemiş olabilir mi ? yani öylesine uyuyor ki inanın tragedya oyunları kadar etkili.

hızlıca ve dalgınlıkla akbilini basıp metrobüs durağına gelir birey, kafasını bir kaldırır anında kalabalığı farkeder. işte o an’da ilk kırılma gerçekleşir. anagnorisisi yaşar birey ve sarsıcı bir kavrayışla bilgiye erer ve metrobüsü tercih ettiği için yanlış yaptığını yakalar kıvrak zekasıyla. acelesi olduğu için birey “madem metrobüse geldim bineceğim, başka bir taşıtı tercih edemem, bunu başaracağım.” diyerek kibrine yenik düşer ve acelesi olmasına rağmen kalabalığa karışarak mücadelenin tam ortasına dalar. işte orada bütün mücadelesiyle devam ederken oyun, peripetie kendini göstermeye başlar. gidilecek yere geç kalınır. artık işler terse gitmeye başlamıştır. geç kalınmasına rağmen nefret ve sinir içinde birey metrobüse binme çılgınlığı içindedir. o kalabalığın içinden kan ter içinde soluğu metrbüsün kapı camına “başardım,” buğusunu parmaklarıyla yazarken bulur kendini. ama iş bazen sanıldığı gibi gitmez. sonuçta bu metrobüs. yani illa ki ders vereceği bir durum vardır. ve birey binerken verdiği mücadelenin belkide bu sefer iki mislini vermiş ki geldiğinde inebildi yine kan ter içinde ve orası burası ellenmekten yırtık pırtık içnde. o mücadele öyle yıldırmış ki bireyi indiğinde tragedyanın olmazsa olmazı katharsisi anında yaşamaya başlıyor. işte o an’da patos başlıyor ve birey güçlü bir boşalım yaşıyor.

Bu oyunda şimdi aristotales tam anlamıyla tragedyayı mı düşünmüş yoksa metrobüsü mü ?

"Chester Carlson" ne kadar mucit ise, ben de o derecede mucidim. o fotokopi makinasını buldu, bense, onca adı "kopyala" soyadı "yapıştır" ı farkettim. "makinalaşmış insan"ı buldum.

"Chester Carlson" ne kadar mucit ise, ben de o derecede mucidim. o fotokopi makinasını buldu, bense, onca adı "kopyala" soyadı "yapıştır" ı farkettim. "makinalaşmış insan"ı buldum.

bazı’larının “ayna hücreleri” problemli gibi görünüyor ya işte o “istemsiz” olmalarıyla alakalı. “ayna hücreler” sapasağlamdır. ama bencillik tavan yapmıştır ki aynanın eskimiş olduğunu iddaa ederler, yani bozuk olduğunu savunurlar. çok zor değil mi ayna hücredeki o iğrenç görüntüyle yalnız yaşamak ?

bazı’larının “ayna hücreleri” problemli gibi görünüyor ya işte o “istemsiz” olmalarıyla alakalı. “ayna hücreler” sapasağlamdır. ama bencillik tavan yapmıştır ki aynanın eskimiş olduğunu iddaa ederler, yani bozuk olduğunu savunurlar. 
çok zor değil mi ayna hücredeki o iğrenç görüntüyle yalnız yaşamak ?

insan’ın içine düşen korku, özgürlüğünden olmuştur. onarmak zordur.

insan’ın içine düşen korku, özgürlüğünden olmuştur. onarmak zordur.

- Yeter artık dinlemiycem seni. sktir git hayatımdan!- Anama da söv!…( ilk okuduğumda çok gülmüştüm. halada. )

- Yeter artık dinlemiycem seni. sktir git hayatımdan!
- Anama da söv!…

( ilk okuduğumda çok gülmüştüm. halada. )

Luka siyah bavulu özenle yatırdı, kapağını açtı. birbirine benzemez bir yığın eşyayla tıka basa doluydu bavul. darmadağınık yığının içinden, babamın cep saatini bulup çıkardı. o saati bir daha göreceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu. gözlerime inanamadım. bavulun içine eğilmiş saate, gümüş zincirine bakakalmıştım öylece. Luka’nın yüzünde güller açıyordu. ayar düğmesine bastı, bir istiridye gibi açılıverdi saatin kapağı; üç sesli kısacık bir ezgi duyuldu: din dan don… din dan don…

- babamın saati …

kapağın iç yüzüne kazılı yazıyı okudu.
- " oğlum teya’ya, babasından."

gondol’ ve atlı karınca. 

hangisinin heyecanı daha yüksektir ? hangisinin hareketinde ruh’un çekilir ? hangisi daha çekicidir ? gondol’dan mı düşsen ölürsün atlı karıncadan mı ?
bazıları atlı karınca’da nefes alır, bazıları gondol’dan düşer acır. yaşamak’la ölmek insan’lık arasında bir omuz kaldırıştır. küçük bir çocuğun “hayır” ı omuzları ile ifade etmesi kadar. atlı karıncayı sevmiyorum. gondol’dan geçmediysen oraya.

şimdi bu ilkbahar sabahıysa neden bu kadar soğuk ? renksiz? kandırmayın, bu düpedüz kış’ın başı. 

- yalnız décadent’lar için bir erdemdir acıma ve vicdan azabı. acıyanları ve vicdan azabı çekenleri kınamsıyorum. çünkü utanmayı, saygıyı, insanları ayıran aralıkları sezme duygusunu kolayca yitirirler; çünkü acıma ve vicdan azabı bir anda o ayaktakımı kokusunu belli eder, görgüsüz davranışlara öyle benzer ki ayırdedilemez, –çünkü acıyan ve vicdan azabı çeken eller kimi zaman nerdeyse yok edercesine bir büyük alınyazısının, yaralarla dolu bir yalnızlığın, bir ağır suç işleme ayrıcalığının içine karışabilirler. Acımanın ve vicdan azabının aşılmasını soylu erdemlerden sayıyorum: “Zerdüşt’ün sınanması”nı göstermek istediğim parçada, bir büyük imdat çığlığı gelir ona dek, üstüne çullanır sonuncu bir günah gibi, onu kendi kendinden caydırmak ister. Burada üstün gelmek, burada ödevinin yüksekliğini, “sözde bencil” olmayan eylemlerin içindeki aşağılık ve kısa görüşlü dürtülerle kirletmemek, işte bir Zerdüşt’ün vereceği sınav, son sınav budur belki de, –onun asıl güçlülük kanıtı budur.